Devrim Yılmaz yazdı: Mazlum Doğan’ın İzdüşümü

1096

Hayat bize yas tutmayı öğretti. Susarak, bakarak, bekleyerek, dinleyerek, anlayarak, anımsayarak, kalbimizin duvarlarını döven kor parçalarının dinmesini bekleyerek, idrak etmeyi ve kendimizi yasla yeksan etmeyi, birikmeyi, bilenmeyi, bilmeyi, duymayı öğretti.

Zaman bize gözyaşlarımızı tutmayı öğretti.
Tutamayanlarımıza gizlemeyi öğretti. Zaman ve hayat bizi karşısına alıp döve döve, örseleyerek, öteleyerek, kaldırıp indirerek, götürüp getirerek yürümeyi öğretti.

Hayat bize yas tutmayı öğretti, bağırıp çağırmadan, kıyamet bir sukut içinde, acıyı hafifletmeden, acıyı sündürmeden, acının başını öne eğmeden, içi geçmiş sözler etmeden hem de. Bir yastan bir yasa dinmeden, dindirilmeden. Ki yas tutulabilen bir şey ise onu acı nesnesinde somutlayan, gidenin güzelliğinin derinliği ya da ağırlığı yanı sıra ortak hayallerin gerçekleşmemiş, henüz gerçekleşmemiş olmasının kırgınlığı, tekrar ve devamla yürüme azminin aranmasını da hesaba katmalı. Her seferinde azalıp çoğalarak, yavaşlayıp hızlanarak, bir şekilde, bir yerlerden yürümek gerekliliği sadece bu bir parça layık olma ya da hadi o gidenin kırgınlığını paylaşma istemidir. Elbette.
Şimdi buraya, tam da buraya “ölü mü denir şimdi onlara” diye başlayan bir dize düşmeyecek ya da “sana liman gösterdiler uzakta” da değil, hiçbir dize, hiçbir şiir düşmeyecek buraya, yetmeyecek çünkü hiçbiri. Henüz yazılmamış, söylenmemiş imgelerin sancısını hissedeceğiz şimdilik.
Buraya yalnız Kadife Kalede onun arkasından ağlayan anaların gözyaşları düşecek, midyelerin üstüne damlayan gözyaşları düşecek, buraya yalnız zindandakilerin ahları düşecek, voltaya çıkınca ağırlaşan adımları, duvarla göğün arasında sıkışmış ahları düşecek, oraya buraya dağılmış, bazısı savrulmuş bazısı tutunmuş bazısı kavrulmuş bazısı kaybolmuş arkadaşların kalplerinden girip sırtlarından çıkan hançerin parıltısı düşecek, buraya zaman geçtikçe büyüyen ama kapanmayan ama onmayan bir Ali Durç hasreti düşecek.
O bizim zarafetimizdi.
Zarafetimizi kaybettik.
O bizim inceliğimizdi.
İnceliğimizi kaybettik.
Başka bir zamanda ve mekânda yaşasa Mem olup aşkla gözlerinin ışığını yitirebilirdi, Siyabend ya da Zembilfroş olabilir ovaları, dağları, kayaları, suları, yolları, tozu toprağı, göğü kuşları severek yaşayabilir, ışıklar saçarak yaşlanabilirdi. Ama bu zamanda yaşamak düşmüştü bir kere. O da tuttu Ali Durç oldu. Yetmedi Serdar Ali oldu. Zindan duvarlarını aşıp dağlara kavuşma hasretiyle yanıp tutuşan kelimenin gerçek anlamıyla yanıp tutuşan Serdar’ın hasretini aldı götürdü, Serdar’ın ateşine su serpti. Torosların bütün kayıp gerillalarının izlerini buldu onda, aldı götürdü Kürdistan’a kavuşturdu onları da. Gidenlerin ardından olgunlaşmış buğday başağı gibi eğilen uzun, ince, ışıklı boynu bağlılığın, bütünleşmenin, yalnız Kürdistan devrimciliğinin değil evrensel devrimci değerlerin en arınmış hallerini temsil ediyordu. Kürdistan devrimine çok özel kadrolar vermiş YCK’nin yetiştirdiği son kuşak önder devrimcilerindendi. Zarafeti, yaşama bağlılığı, kapsayıcılığı, ciddiyeti, alnını kırıştırarak gülümsemeleri, sevgili Kürtçesi ve tiyatrodan edebiyata ilgisi, yönelimi ve becerileriyle tam bir devrimci Kürt prensiydi. Bu tanıma dudak bükecek arkadaşlar olacaktır, olsun.
İlk gençlik yıllarını Buca, Burdur, Nazilli, Kırıklar zindanlarında geçirdi. Yüzlercemize arkadaş oldu. Yüzlercemizin annesine oğul oldu, kardeşlerimize kardeş oldu. Kaç ana kaybetti seni, kaç kardeş, kaç arkadaş? Dermanımız oldu. Kimimiz ondan okuma yazma öğrendik, kimimiz tarih, kimimiz materyalizm, kimimiz Kürtçe öğrendik ondan. Öğretmenimizdi. Okuma programlarımızı oluştururken kılı kırk yarardı. Bir ‘arkadaş’ deyişi vardı, bir arkadaş deyişi vardı her şeyin üstündeydi, ihya ederdi. Hele sözü alıp “Mazlum, Hayri, Kemal arkadaş onlar…” diye devam ettiğinde az önce onlarla aynı mevziden çıkıp gelmiş sanırdın o kadar bütünleşmiş, erimiş, arınmış, büyümüştü. Şarkı söylerken de, her lokmanın üzerine bir damla su içerken de, top oynarken de, akut sinüzitinin soğuklarda azdırdığı baş ağrılarını çekerken de, okurken de, yazarken de Kürt halkına hizmet ederdi. Mazlum Doğan’ın zamana izdüşümü gibiydi. ’ Mazlum Doğan ölmedi’nin kanıtıydı. Gömleğinin cebinden eksik etmediği kâğıtlar kalemlerdi. İncecik parmaklar, incecik düşünceler, teorik sorunların yanıtıydı. Araştıran, soran, sorduran aklımızdı. Hep öyle de kalacak. Hep yaşayarak, büyüyerek. Döndü, gitti Mazlum Doğan’ın mevzisine girdi. Biz seni koruyamadık, seni yalnız bıraktık, bizi affet ya da etme ama onlar seni koruyacaklar, iyi bakacaklar sana, buna eminiz Ali arkadaş, rahat uyu.

DEVRİM YILMAZ – ARYEN HABER