Fuat Kav: 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu PKK’nin Zindanda da Savunulmasıdır – Röportaj

3048

Röportaj: Ferzad Penaber


Diyarbakır 5 Nolu Askeri Cezaevi’nde gerçekleşen 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun yıldönümünde direnişin öncülerinden olan yazar Fuat Kav ile konuştuk. PKK davasında 20 yıl cezaevinde kalan Kav, yaşamının tamamını mücadeleyle geçirdi. PKK’ye henüz ilk yıllarında Urfa’da katılan Fuat Kav, 14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu’nun yanı sıra, 2012 Büyük Açlık Grevi’nin de eylemcileri arasında yer aldı. Cezaevinde yaşadıklarını ‘Mavi Ring’ isimli çalışmasıyla kitaplaştırdı. Bu kitap aynı isimli belgesele konu oldu.

Yazar Fuat Kav ile yaptığımız röportajın tamamı şöyle;

14 Temmuz büyük ölüm orucu zamanında direnişin gerçekleştiği Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ndeydiniz ve ölüm orucu direnişine de katıldınız. 36 yıl sonra 14 Temmuz zindan direnişini değerlendirirken ölüm orucuna neden gidildiğini anlatır mısınız? Ölüm orucuna girmeye nasıl karar verdiniz?

Aradan 35 yıl geçtiği bir eylemsel süreci değerlendirmek, bugünden o güne gidip 14 Temmuz eylemini yeniden değerlendirmek, daha da önemlisi o günün koşullarında şekillenen ve dört arkadaşımın hayatını kaybettiği bir eylemi bir kez daha ele alıp değerlendirmek gerçekten de zordur. Hem de çok zor. Üstelik o günü görenler olarak hiç bir biçimde yaşamayacağımızı, mutlaka öleceğimizi, sağ olarak çıkıp o günü yeniden değerlendireceğimizi düşünmediğimiz halde, aradan 35 yıl geçmiş olmasına rağmen hala yaşayan birisi olarak 14 Temmuz eylemini anlatmak çok daha zor ve bir anlamda anlaşılmaz denilen durumlardan birisi olduğunu vurgulamak isterim.

Nasıl yani? Sağ çıkmayacağınızı, hepinizin öleceğinizi, ve o günü anlatma fırsatı elinize geçmeyeceğinizi mi düşünüyordunuz?

Evet, doğru. Çıkmayı düşünmediğimizi, tahliye olup fiziki olarak özgür olacağımızı ve hepimizin orada, o zindanda, Diyarbarbakır 5 No’lu’da kesin bir biçimde öleceğimizi düşünüyorduk. Tahliye, dışarıya çıkma, fiziki özgürlüğe kavuşma ve üstelik çıktıktan sonra o vahşeti anlatma… Bunları değil düşünmemiz, hayal etmemiz bile mümkün değildi. Böyle lüks ve insani olan bir durumu düşünme fırsatımız da yoktu zaten. “Hepimiz öleceğiz” diye düşünüyorduk..

Peki ilk sorunun yanıtına gelirsek ne diyeceksiniz? 14 Temmuz eylemine neden başladınız, amacınız neydi ve neden böylesi sonuçları kesin olarak ölüm olacak bir eylem biçimini tercih ettiniz?

12 Eylül darbesinin esas nedenlerinden birisi PKK hareketini etkisiz hale getirmek içindi. Türkiye’nin uluslararası düzeyde oynamış olduğu stratejik konumunun bir gereği olarak yapılmış yönleri olsa da, darbe esas olarak Kürdistan ve Türkiye’de gelişen özgürlük ve devrimci hareketi bastırmak için gerçekleştirilmişti. Darbenin esas amacı buydu. Ortadoğu’yu Sovyetler Birliği’nden koruma, Türkiye’nin, gelişen sosyalist ve yükselen ulusal kurtuluş hareketlerine karşı bir jandarma olarak kullanma gibi genel ve özgün boyutları olsa da, esas olarak Kürdistan özgürlük devrimine ve Türkiye sosyalist mücadelesine karşı yapılmış büyük bir karşı-devrim hamlesiydi.

Amaç Türkiye’yi devrimden korumak, sosyalist iradeyi kırmak, Kürdistan özgürlük mücadelesini bastırmak olunca, doğal olarak hedefleyeceği güçleri yok etmek için de oldukça sert ve vahşiyane bir yönelim içerisinde olacaktır. Hedef Türkiye sosyalist hareketleri, devrimci, aydın ve demokratlardı. Elbette ki PKK hareketi, onun hedef sıralamasının birinci basamağında yer alıyordu. Devlete göre isyan eden ve bu isyanı bitirmek amacıyla iktidarı ele geçiren askeri darbenin hedefi elbette ki PKK olacaktı.

Ancak PKK askeri darbe olmadan önce bir darbenin olacağını görmüş, koşulların zorlaşacağını ve dolayısıyla bir önlem olarak geri çekilmenin daha doğru bir taktik olacağını düşünerek geri çekilmişti. Daha doğrusu önce Başkan Öcalan Ortadoğu’ya gitmiş, darbeden sonra da diğer güçlerini bulunduğu alana çekmişti. Bu noktada darbeyi yapanlar boşa düşmüş, esas olarak vurulması, tasfiye edilmesi, yok edilmesi gereken güç geri çekilmişti. Ancak cunta deyim yerindeyse B planı devreye soktu. Yani elinde bulunan, zindanda tutsak konumunda olan tutsaklara yönelme kararı aldı. Aslında bu karar da A planı ile birlikte ele alınmıştı ve her iki planla PKK’yi bitirecekti cunta. Önce dışarıda genel bir operasyonla PKK kadroları tutsak edilecek, daha sonra bunlar zindanda uygulanacak özel bir planlamayla Kürt Özgürlük Hareketi içeride, zindanda çökertilecekti. Yani önce yapılacak büyük “temizlik” operasyonu ile büyük bir yönelim gerçekleştirilecek, bu yönelimde öldürülenler öldürülecek, vurulanlar vurulacak, geri kalanlar da tutuklanıp zindana alınacaklardı. Zindandaki uygulama ise bu çökertme hareketinin son perdesi olacaktı. İşte cunta bu amaçla, bu hedefle zindanlara yöneldi. Zindandaki programını ve planlamasını bu bilinçle düzenledi. Planlamanın gereği olarak PKK zindanlarda bitirilecek. Ama öylesine bir yok edilme-bitirme değil, deyim yerindeyse “rezil u rüsva” ederek bitirecekti.
PKK’nin en gözde kadrolarına itiraf ettirilecekti. Örneğin Hayri Durmuş, Kemal Pir, Mazlum Doğan gibi öncü kadrolar mahkemelerde, özel duruşmaların yapıldığı duruşmalarda, savcılıklarda, yerel ve yabancı medyada pişman olduklarını, yanlış yaptıklarını, Türk halkına, Türk ordusuna, Türk polisine karşı suç işlediklerini, aslında Ermenilerin, Rumların, Yunan ve Türk düşmanı devletler tarafından yönlendirildiklerini, yabancılardan, Rusya’dan, Çin’den büyük miktardan para aldıklarını söyleyecek ve darbe ile Kenan Evren’le birlikte Türk düşmanlarına karşı savaşmaya hazır olduklarını haykıracak ve affını dileyeceklerdi.

Hedef böylesi korkunçtu. Bunun engellenmesi, buna karşı direnilmesi, PKK’nin içeride de olsa mutlaka savunulması, devrimci onurun korunması, yeni Kürt denilen kişiliğin mutlak anlamında savunulması gerekiyordu. İşte 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu bu amaçla gündeme geldi…

Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nden bahsedilirken dünyanın en ağır işkencesinin yaşandığı cezaevi olarak tanımlanır. En çok da Vietnam Saygon Cezaevi’yle kıyaslanır. Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetin günümüzde bilince çıkarıldığını düşünüyor musunuz? Vahşetin boyutlarını kısaca anlatabilir misiniz?

Vahşet tarif edilmez, vahşet anlatılmaz, vahşet ifade edilemez. Vahşet insan olma bilincine, onurlu davranma algısına, ahlaki ve namuslu olma ruhuna ulaşmamış bir dönem olarak değerlendirmek mümkün. Eğer bu dönem, bu süreç gerçekten de insanlık tarihinde var olmuşsa ve böylesi bir süreç yaşanmışsa, bu süreci insanlık tarihinde özel bir yer olarak ele almak mümkün diye düşünüyorum. Eğer varsa böylesi bir süreç, yine de bir yere kadar anlam vermek mümkün. Çünkü doğal bir gelişim süreci oluyor. Bilincin ve insan ruhunun yeterince oturmadığı bir süreç oluyor. Dolayısıyla uygulamalar da bir doğal oluyor, çok farklı aykırı düşmüyor o günün koşullarında…

Ama 20.yüyılda vahşet denilen bir sürecin yaşanması elbette ki çok daha farklı bir durum. Bu çağda insanın en geliştiği bir çağdır, düşünce ve bilincin derin olduğu bir süreçtir. Bu derin düşünce ve bilinçle vahşeti yaşamak ve yaşatmak elbette ki çok daha korkunç olur. Gerçekten de ahlakın ve insan olma kültürünün olmadığı, ama analitik zekânın ve bu zekânın oluşturduğu soyutlama düzeyindeki düşünce ve bu düşüncenin oluşturduğu bilincin eliyle uygulanacak vahşetin tarifi olmaz.

Çünkü burada herhangi bir uygulama, ihtiyaca göre bir süreci ve bu sürecin bazı aykırılıklarını gündemleştirme olmaz. Burada analitik zekâ, derin düşünce ve derin bilinç devreye giriyor. Vahşet bu üçlem üzerinden inşa ediliyor. Bu üçlemin çok kirli, çok sinsi bir amaçla, inkârla, soykırımla kan ve irinle yoğrulmuş bir amaçla donandığını düşünelim. Ve bunu uygulayanların başında olanın da Esat Oktay Yıldıran gibi insanlıktan, ahlaktan, şeref ve namustan zerre kadar nasibini almamış bir yaratığın olduğunu unutmayalım.

Sadece vahşet koşullarında vahşetin tüm kuralları uygulanmıyordu. Analitik zekâ geçmişteki vahşeti binlere katarak yeniden yeniden üretiyordu vahşeti. Var olan yetmiyordu, tarihte uygulanan vahşet kuralları ihtiyaca cevap vermiyordu, tarihin en eski çağda kalan işkence yöntemleri de bu döneme yanıt vermiyordu. Aslında 5 No’lu Amed Zindan’ı sözcüğün gerçek anlamıyla bir işkence üretme merkeziydi. Bu genel belirlemelerden pratik uygulamaları siz çıkartın artık. Şöyle de söylenebilir. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar, gecenin ilk anından gündüzün son anına kadar, gündüzden gecenin son demine kadar korkunç işkenceler yapılıyordu. Saygon zindanıyla kıyaslanır ama bence Saygon zindanını çok çok aşan bir uygulama sözkonusuydu. Elbette ki Saygon zindanında da büyük bir vahşet yaşatılmıştı, orada da devrimciler, yurtseverler korkunç işkencelere tabii tutulmuştu. Orada da ABD büyük suçlar işlemişti. Ama orada işkencenin sınırı vardı, işkence bir yere kadar yapılıyordu ve sonsuz-sınırsız değildi. Okumuştum Saygon zindanındaki süreci. Okuduğumda “olamaz” demiştim. “İnsanlar dayanamaz” ve dolayısıyla “böyle bir uygulama olamaz” demiştim. Kaldı ki “eğer Saygon’da bu kadar vahşet uygulanmışsa o zaman herkesin ölmesi gerekiyordu” diye düşünmüştüm. Sonra 5 No’lu zindanı görünce Saygon’da yapılanların doğru olduğunu anladım. Ama sadece doğruluğunu anlamadım, aynı zamanda çoğu zaman “keşke orada yaşasaydım” dediğim olmuştur. Çünkü gerçekten de bize yapılanlar eşi benzeri yoktu. Tarihin en barbarlık dönemlerinde, en karanlık çağlarında çok acımasızca yapılan uygulamalar vardır ama bize yapılanlar gerekçelerle birlikte ele alındığında benzeri yoktur. Tabi ki sorun derinlikli, boyutlu ve çok yölnüdür. Kısacası kitaplarla ifade edemeyeceğimiz kadar derin…

Peki, neden Saygon’dan daha öte bir Saygon?

Çünkü ABD Saygon’da tutsak olan Vietnamlı savaş esirlerini Amerikalılaştırma için çaba sarf etmiyordu. ABD’nin planlamasında Vietnamlıları Amerikalaştırma yoktu, böyle bir politika izlemiyordu ve Vietnamlıları Vietnamlılar olarak görüyordu. Tutsakların pişman ettirilmesi ve onlara acı çektirilmesi politikası ile bir planlama temelinde işkence ediliyordu. Yani işkencenin amacı açı çektirmek, tutsaklara pişmanlığı dayatmak ve onları mücadeleden uzaklaştırmaktı. Ama 5 No’lu Zindanında yapılan işkencenin amacı Kürt tutsakları Türkleştirmekti. Burada bir ulusun, bir halkın inkarı var ve bu ulusa, bu halka mensup olan devrimcilerin, yurtseverlerin Türkleştirilme politikası söz konusudur.
“Hey adam, ben Türküm diye bağır” dayatması vardı. “Hey, ulan bölücü, ‘ben Kürt değilim, kandırıldım, aslında Türküm, sadece Türk değilim Türkoğlu Türküm, yedi sülalemin Türk olduğunu biliyorum, soyum sopum, tarihim, kanım, canım her şeyimle Türküm’ diyeceksin” diyen korkunç bir politika dayatılıyordu. Aradaki fark buydu. Fark bu olunca doğal olarak uygulama ve işkencenin boyutu da değişik olacak. İşte bunun için 5 No’lu da yapılanlar Saygon’u çok çok aşan bir uygulamaydı.

Birçok kesim “PKK zindanda doğdu” diyor. PKK’nin öncü kadrolarından önemli bir kesiminin o dönem tutsak olduğunu biliyoruz. Cezaevinde yaşanan direnişin dışarda partiye ve halka etkisi nasıl oldu?

PKK’nin yeniden zindanda doğduğu belirlemesi doğru. Çünkü PKK’yi zindandan teslim alarak bitirmek istiyorlardı. Hayri Durmuş’un, Kemal Pir’in, Mazlum Doğan’ın, şimdi dağlarda hala PKK saflarında üst düzeyde çalışma yapanların PKK’ye karşı tutum aldıklarını, itirafçı Şahin Dönmez ve Yıldırım Merkit gibi devletle işbirliği içerisine girmiş olduklarını ve yaklaşık üç bin civarında bulunan PKK tutsaklarının mahkemelerde devletle işbirliği temelinde hareket ettiklerini, bunların tahliye edilip topluma karıştıklarını düşünelim…Korkunç olurdu değil mi? Ölümcül bir hastalığı topluma yayan bir virüsün yaratacağı felaketi düşünelim. Toplumu alt-üst edecek bu virüsün yaratacağı sonuçlar neyse, üç bin tutsağın toplumda yaratacağı sonuçlar da aynı olacaktı. Bu anlamda belki PKK bitmezdi, belki bir bütün olarak yok edilmezdi, çükü dışarıda hala Başkan Abdullah Öcalan ile birlikte birkaç grup aşmasında kalma arkadaşı vardı. Ama büyük darbe alacaktı, büyük bir yara alacaktı, büyük bir moralsizlik ve hayal kırıklığı yaratacaktı. Yeniden örgütlenmesi için çok zamana ihtiyaç olacaktı.

PKK kadrolarının direnmeleri, boyun eğmemeleri, diz çökmemeleri, ısrarla, kararlılıkla, büyük bir sabır ve inatla zafer ve özgürlük umutlarını yitirmemeleri sadece PKK’nin gücünü, direnç ve bilinçsel duruşunu ortaya koymamış, aynı zamanda zindanlarda da olsa büyük bir direniş çağrısı olmuştur. Bu anlamda PKK zindanlarda yeniden doğmuştur. Ve sadece bu da değil, Kemal Pir’in, Hayri Durmuş’un, Mazlum Doğan ve diğer direnişçilerinin çağrısı ile 15 Ağustos atılımı gerçekleşmiştir…

15 Ağustos atılımı Amed zindanı’ndaki eylemlerin, direnişlerin ve PKK’li tutsakların teslim olmamalarının bir sonucu olmuştur. Eğer Diyarbakır Zindan Direnişi olmamış olsaydı 15 Ağustos atılımı, dolayıısyla bugün ortaya çıkan muazzam özgürlük ve kurtuluş olanakları da ortaya çıkmayacaktı. Diyarbakır Direnişi, cuntaya kafa tutma duruşu, Ali Erek’in teslimiyete karşı taviz vermez tutumu, Mazlum Doğan’ın fedai eylemi, Dörtlerin tutsakları direnişe çağrısı, Büyük Ölüm orucu Eyleminin kahramanları olmasaydı elbette ki daha sonraki büyük atılımlar da olmayacktı, büyük kitlesel serhildanlar da yaşanmayacaktı, Rojava devrimi de gerçekleşmeyecekti. Tüm direnişler, serhildanlar ve sonradan yaratılan değerlerin tümü Diyarbakır Zindan Şehitleri’ne borçludur. Esas emek, esas değer, esas kazanım ve devrimi onlarındır…

Zindan direnişinde onlarca kişi yaşamını yitirdi. Bunlar arasında PKK’nin öncü kadroları da var. Cezaevi’nde yaşanan yoldaşlık ortamını anlatır mısınız? Yaşamını yitiren mücadele arkadaşlarınızın sizin üzerinde etkileri nelerdir?

Ali Erek bir PKK militanıydı. Onu çok önceden tanıyordum. Bir Türk’tü ve ilk grup aşamasında Kürdistan Devrimcileri’ne bağlanmıştı. Ali Erek 1981 yılında vurula vurula, işkence edile edile, bedeninde bulunan kemikleri kırla kırıla şehit düşene kadar beyaz Türklüğü kabul etmedi. Esat Oktay Yıldıran’ın “Türk müsün” sorularına karşı “hayır Türk değilim, Kürdüm” diye yanıtlayan bir devrimciydi.

Kemal Pir’i de zindan sürecinden önce tanıdığım ve kendime daima rehber edindiğim büyük bir devrimciydi. Benim için de bir güç, irade, kararlı davranma gücü oldu, sorumluluk bilinci, kazanma ruhu çok derin bir devrimci olarak herkese olduğu gibi benim için de büyük bir önderdi. PKK direniş, cesaret, atılım, kazanma ve kararlı durma çizgisini Kemal Pir’den almıştır. Kemal Pir’in çizgisi PKK’nin Ortadoğu’da devrim yapma bilinci ve felsefesi olmuştur. Bu, kesin ve tartışılmaz bir doğrudur.
Hayri Durmuş bir derviş gibiydi. Bir hırka ile bir lokmayla yetinme felsefesi onun felsefesiydi. Mütevazi, sakin, yaşamı sade ve duru, şikayet etmeyen, var olanı geliştirmesini bilen, büyük güç, cesaret, fedakarlık ve devrim ruhunu yoldaşlarına mükemmel bir biçimde sunmasını bilen bir devrimci olarak yaşadı ve şahadete ulaştı. O gerçekten de borçlu değildir, yoldaşları ona borçludur, bu böyle bilinsin…

Akif Yılmaz’la aynı hücrede, aynı mekanda ve aynı yatakta, aynı battaniyenin altında kaldım. Bir devrimcinin bu kadar fedakar, bu kadar mütevazi, bu kadar “utangaç”, bu kadar istemeyen ama hep vermesini bilen, sözü, pratiği, ruhu ve bilinci br olan, hepsi de birbirini tamamlayan bir devrimcinin olabileceğini düşünmüyordum. Onu görünce, tanıyınca “demek ki olabiliyormuş, demek ki bir devrimci isterse bu özelliklere sahip olunabiliyormuş” demekten kendimi alamadım. Ve onu tanıdıktan, onun bu özelliklerini, onun o mütevazi duruşunu gördükten sonra her devrimcinin böyle olmasının gerektiğini, eğer olmazsa büyük eksiklikler taşıyan devrimciler olacaklarını düşündüm hep. Ve hala öyle düşünüyorum. Evet, eksik devrimcileriz, çünkü daha Akifleşemedik…

Ali Çiçek, deyim yerindeyse “çocukluk” arkadaşımdı. Ondan iki-üç yaş büyüktüm, devrimcilik sürecim de öyleydi. Muhteşem bir militandı, gözü kara bir devrimciydi, korkunun ne olduğunu bilmeyen cesur yürekli bir PKK’liydi. Mükemmel bir direnişçiydi aynı zamanda. Eğer İbrahim Kaypakkaya yoldaşın dışında ‘ser verip sır vermeyen’ başka bir militandan bahsedilecekse, o da Ali Çiçek’ti. Direnmeyi öylesine iş olsun diye değil, kaba anlamda da değil, direnmeyi bir sanat, bir görev, bir vazife olarak görüyordu. Bedeniyle, ruhuyla, yüreğiyle, bilinciyle, duygularıyla direniyordu. İşkencecilerine, “sizin göreviniz işkence yapmak, işkence ile benden bilgi almaktır, benim ki de size bilgi vermeyerek halkımı, yoldaşlarımı, partimi korumaktır” diyebilecek kadar, direnmesini bilen bir PKK’liydi. Ölüm orucunda da böyle şehit oldu…ondan öğrendiğimiz ve daha da öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki; Kürt gençleri onu okumalı, ondan PKK militanlığını öğrenmeli, onun nasıl büyük bir zevjke, büyük bir heyecan ve büyük bir moralle direndiğini mutlaka öğrenmelidirler.

2012 zindan direnişi de o sürece damgasını vurmuştu. Hatta 2. büyük zindan direnişi olarak tanımlandı. 32 yıl sonra gelişen bu direnişin önemi neydi ve sonuçları neler oldu?

2012 yılında gelişen zindan direnişi sözünü ettiğimiz Diyarbakır Zindan direnişi üzerinde inşa edilmiştir. Felsefesini ve ruhunu Hayri, Kemal ve Mazlumlardan alan bir direniş olduğunu biliyoruz. Türk devletini dize getiren bir direniş olmuştur. Dönemi, zamanı ve istek ve talepleri farklı ve değişik olsa da sonuçta bu direniş de büyük bir direniş olarak zindan tarihindeki yerini almıştır. “2.büyük zindan direnişi” olarak vurgulanması da doğrudur. Birincisinde cuntaya karşı büyük direnilerek Askeri darbenin başarısız olmasını sağlamış, PKK’nin zindanda büyük bir direniş ve irade olarak yenilmezliğinin ilanını sağlamıştır. İkincisi ise kurtuluş sürecinde Türk devletini Başkan Abdullah Öcalan’ı ayağına kadar götürerek onunla yeniden diyaloga geçmesini sağlatmıştır. Bu anlamda ikinci zindan direniş hamlesi tamamen siyasi bir hamle, Başkan Abdullah Öcalan’ın iradesini tanıma hamlesi olarak zindan direniş tarihindeki yerini almıştır…

2012’de cezaevlerinde gelişen açlık grevleriyle paralel olarak Avrupa’da da açlık grevleri gelişti. Avrupa’da gelişen açlık grevinde de yer aldınız. Avrupa’da gelişen bu direnişin Avrupa’da etkisi oldu mu? 1982 ve 2012 direnişleri arasındaki benzerlikler ve farklılıkları nelerdi?

Elbette ki zaman ve mekan açısından oldukça farklıydı. Birincisi zindanın zifri karanlığında, diğeri ise Avrupa zemininde yapılmıştır. Birincisinde ölümle yaşamı yaratma, fedai bir eylemle PKK’yi koruma altına alma hedefi ile örgütlendirilmişken, ikincisinde Başkan Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü isteme temelinde kamuoyunu oluşturma, Avrupa’daki uluslararası kurumları Başkan Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü isteme doğrultusunda harekete geçirtme hedefi ile başlamıştı. Yani birincisinde ölümle partiyi koruma esas iken, ikincisinde koruma altında olan Partinin iradesiyle Başkan Öcalan’ın özgürlüğünü kamuoyunun gündemine sokma taktiği esastı.

Tabii ki her iki eylem de kendi koşulları içerisinde hedefine ulaşmıştır. Avrupa’daki 52 gün süren açlık grevi de oldukça anlamlı olan bir eylem olmuştur. Avrupa Konseyi, Avrupa Parlementosu ve CPT gibi kurumların verdiği söz temelinde eylem sonuçlanmıştır. Daha sonra bu kurumların Başkan Abdullah Öcalan’la görüştüklerini biliyoruz.

Burada başka bir şey vurgulamak isterim. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nda şahadet olmasına rağmen kimsenin haberi olmamış, aileler şehitleri alarak büyük zorluklar içerisinde mezara gömmüşlerdir. Ancak yıllar sonra hareketin ve halkın bu şahadetlerden haberi olmuştur. Yine ölüm orucundaki koşulları son derece ağırdı. İşkencelerin yanı sıra su bile verilmiyordu. Avruap’daki açlık grevini basın açıklaması ile başladık, yine büyük bir kitlesel basın açıklaması ile sonuçlandırdık. Hergün yüzlerce insan bizi Avrupa Konseyi’nin önünde, bulunduğumuz yerde ziyaret ediyordu. Günde birkaç yabancı kurumla görüşmede bulunuyorduk. Milletvekilleri, belediye başkanları, uluslararası af örgütünden, insan haklarından şahsiyetler geliyordu. Kısacası iki dönem arasında büyük farklıklar vardı. Elbetet ki o günler bugünleri yaratmıştı, o koşullar bugünkü koşulları ortaya çıkartmıştı. O gün her şey sıfırdan yaratılıyordu, bugün o günlerde yaratılan değerler üzerinde yeni gelişmeler yaratıyor…

ARYEN HABER