İHD Eş Genel Başkanı Keskin: Devlet namus cinayetinin azmettiricisidir

368

İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin, Kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı vakalarına her geçen gün yenisi eklenirken, hükümet tarafından savunulan kimyasal hadım yöntemi uzmanlara göre kalıcı çözüm olmaktan uzak. Toplumsal kalıplarla “şiddet ve tecavüz kültürü” halini alan bu durum yansımasını en çok da kamusal alanda gösteriyor. Keskin, kadın, çocuk ve LGBT-İ bireylere yönelik artan şiddetin nedenlerini yorumladı.

‘TÜRK CEZA HUKUKUNDA KADININ TANIMI YOKTU’
Kadın, çocuk ve LGBT-İ cinayetlerinin, bireyler ile sınırlandırılamayacağını belirten Keskin, ortaya çıkan şiddetin devlet politikasının yansıması olduğunu ifade etti. Bütünsel olarak bakıldığında şiddetin, işleyen sistemden bağımsız düşünülmemesi gerektiğini vurgulayan Keskin, 1997 yılından bu yana devlet şiddetine maruz kalan kadınlara hukuki olarak yardım vermeye çalıştıklarını hatırlatarak, “Şiddet konusunu hem yazılı hem de bu topraklara hakim olan Türk-İslam sentezci ve son derece erkek egemen, feodal anlayıştan bağımsız tartışamayız. Kadınlara yönelik şiddet, 2005 yılına kadar bir ‘şiddet’ olarak bile tanımlanmıyordu. Şiddet tanımı, genel ahlak ve aileye karşı suçlardı. Kadın, Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmıyordu. Kadın, ailenin ve tolumun sadece bir unsuru gibi algılanıyordu” dedi.

‘DEVLET, NAMUS CİNAYETİNİN AZMETTİRİCİSİDİR’
Toplumda kadınlar üzerinden şekillenen cinsel tanımın ise, “bekaret” kavramı üzerinden şekillendiğini kaydeden Keskin, buna dair şunları söyledi: “Bekaret kontrolü hiçbir kısıtlama olmadan kadınlar üzerinden işkence olarak uygulanan bir uygulama haline çevrilmeye başlandı. Örneğin, Mardin’de 6 çocuklu bir kadına sadece işkence olsun diye bekâret testi yapıldı. Bu işkencedir. Yine yasada kadına yönelik cinayetin ‘namus’ gerekçesi ile işlenmesi indirim sebebi olarak yer alıyordu. 2005 yılana kadar Türkiye devleti namus cinayetlerinin azmettirici konumundaydı. Devlet, zanlıya ‘namus nedeni ile birini öldürürsen, ben sana indirim yaparım’ diyordu. Kadınların büyük mücadelesi ile bu yasa değiştirildi. Yasalarda bir takım değişiklikler yapıldı, fakat Türkiye hiçbir zaman bir hukuk devleti olmadı. Yazılı hukuk ile uygulama her zaman birbirinden farklı oldu.”

‘SÖZLEŞMELERDEN HABERLERİ BİLE YOK!’
İHD Başkanı Keskin, kadına yönelik şiddeti durdurmaya dair Türkiye’nin altına imza attığı İstanbul Sözleşmesi’ni de hatırlattı. Av. Keskin, şiddete maruz kalan kadınlara büyük imkanlar sağlayan ve yargıya büyük sorumluluk yükleyen bu antlaşmadan birçok hakimin haberinin bile olmadığını söyledi. Türkiye’nin bu antlaşmaları “süs olsun” diye imzaladığı görüşündeki Keskin, adliye koridorlarında mücadelesini verdikleri durumun var olan anlaşmalara rağmen görmezden gelindiğini belirtti. Cinsel işkenceye yönelik raporların da devlet kurumlarından alınmasına dikkat çeken Av. Keskin, “Savcılıklar ve mahkemeler, cinsel işkencenin belgelenmesinde adli tıp raporunu kabul ediyorlar. Adli Tıp Kurumu, devlete bağlı bir kurumdur. Devlet kurumunda işlenen bir suçu devletin başka bir kurumunun raporlaması bekleniyor. Bu çoğunlukla gerçekleşmeyen bir durum. Yeni devlet sistemi ile belki de hiç gerçekleşmeyecek. Yargısal bir zorunluluk olmamasına rağmen savcılık sadece adli tıp raporunu kaideye alıyor. Bu durum da işkencenin Türkiye’de bir devlet politikası olduğunu gösteriyor” diye konuştu.

‘ŞİDDET, MEŞRULAŞTIRILMIŞ DURUMDA’
İHD Başkanı, OHAL ile birlikte işkence vakalarında yaşanan artışa da dikkat çekti. Fettullah Gülen ile ilişkili olan insanların kanlı fotoğraflarının devletin resmi organlarında paylaşılmasının şiddeti meşrulaştırdığını belirten Keskin, “Türkiye yine altına imza attığı antlaşmalarda suç unsuru ne olursa olsun işkenceyi yasaklayan bir devlet. Ama Türkiye kendi ajandasında şiddet fotoğraflarını yayınlayarak destek alabiliyor. Şiddet meşrulaştırılmış oluyor. Şiddetin meşrulaştırılmış bir ortamın en büyük mağduru yine kadınlar oluyor. Devlet tarafından meşrulaştırılan şiddeti gören erkek evdeki, sokaktaki ya da gözaltında olan kadına çok rahat şiddet uygulayabiliyor. Televizyonlar da şiddet içeren dizi ve programların yapılması da kadınlara ve kız çocuklarına şiddet olarak karşılık buluyor” dedi.

‘ERKEK ŞİDDETİNİ ANLAMAK İÇİN 1915’E BAKMAK GEREK’
Keskin’e göre, Türkiye Cumhuriyeti sisteminde şiddeti anlamak için 1915 Ermeni Soykırımı’na bakmak gerek. O dönemde cinsel saldırıya maruz kalan binlerce kadının görmezden gelindiğini hatırlatan Keskin Türkiye’de bu ideolojiye sahip bir kişi topluluğu oluşturulduğunu, devletin resmi ideolojisinin ulusal olarak sadece Türk kimliğini, dinsel olarak da sadece Sünni İslam anlayışını kabul ettiğini ifade etti.

Bu anlayıştan kaynaklı sadece bugün değil, dönem dönem politik sistemin ağırlaşması ile birlikte şiddet ve güvenlikçi politikayla kadına yönelik şiddetin de arttığını söyleyen Av. Keskin, şöyle devam etti: “12 Eylül dönemi de bu zamanlardan biridir. Diyarbakır Cezaevi’nde tecavüze uğrayan birçok kadın halen yaşadıklarını açıklayabilmiş değil. Barış sürecinde kadına yönelik şiddet kısmı olarak azalma gösterirken, sürecin bitmesi ve OHAL’in ilan edilmesi ile birlikte şiddet ortamı hız kazanarak devam etti. Mağdur yine kadınlar oldu. Sistem bütünü ile sorgulanmalı. Totaliter anlayışa sahip bir devlet anlayışı ile şekillenen bir toplumda şiddet içselleşmiş durumda. Resmi ideoloji erkek anlayışa sahip olduğu için erkekler rahatlıkla suç işleyebiliyor.”

‘DEVLET VE ERKEK ŞİDDETİNE EŞİT ORANDA MÜCADELE’
Bu tablo içerisinde kadınlar tarafından devlet ve erkek şiddetine karşı verilen mücadelenin eşit oranda büyütülmesi gerektiğinin önemi üzerinde duran Keskin, “Devlete karşı muhalif yapılar başta olmak üzere erkek anlayıştan kurtulmak gerek. Meclis’te kaç kadın olduğuna bakmak gerek. Meclis’te yer alan kadın sayısına baktığımızda ne kadar erkek bir yönetim olduğunu görebiliyoruz. En çok kadın vekil sayısına sahip olan HDP’de bile erkekler çoğunlukta. Önce kendimizi yargılamamız gerek. Ben kendimde erk, militer, homofobik ve transfobik anlayışı ne kadar aşabildim? Biz kendi içimizde ki erkek anlayışı kırmadan erkek sisteme karşı mücadele edemeyiz. Kadın bakış açısının siyasete yerleşmesi gerekir. O zaman erkek toplum, kadın gerçeğini anlayacaktır” dedi.
(MA)