Medya Doz yazdı: Yüreğimizin Kerbelası

356

Çağrışımlar gelip yüreğimize değiyordu. Kendimizi çağın Kerbelası’nda hissediyorduk. Susuzluktan can veren insanların son nefesini verirken neler hissettiğini ölesiye merak ediyorduk…

Tarih 2014 Ağustos 14 yaz sıcağının teni kavuran zamanlarındayız, öyleki analar bile sıcaktan evlatlarını bağrına basmaktan çekiniyordu. Yerden buhar yükseliyordu. Köpeklerin dili dışarı sarkmış, sığınacak gölge arıyorlardı. Havada sıcaktan oluşan buhar uzaklarda titreyip duruyordu. Şengal dağının zirvesinde yeni geldikleri yere yabancılık çeken ve kısacık zamanda gördükleri ile yaşlanan, bir grup gerilla ile oturuyorduk. Çekik gözlü, esmer tenli Yılmaz, ara ara konuşuyor, arkadaşlarını güldürmeye çalışıyordu ama nafile, kimsenin gülmeye mecali yoktu. Her birinin elinde birer çubuk, önlerindeki toprağı eşeliyorlardı. Gerillaların Şengal’de yaşadıkları son günler, yüzlerinde derin çizgiler oluşturmuştu. Bazıları bir günde on yıl yaşlanmıştı sanki. En matrak ve şakacı olanları bile uzaklara dalıp gidiyordu. Esen samyeli, cenaze kokularını yüzümüze savuruyordu. Güneşte erimiş etin kokusu baş ağrısı yapıyordu. İlk kez gidecek başka yerimiz olmadığı için içimde her şeye isyan ediyordum. Kokuların gelmediği, bu zehirli sıcak rüzgarın esmediği, acının kalbimize yumruk ile vurmadığı bir yer yoktu diye isyan ediyordum. Yerdeki taş toprak ne varsa tekmeliyordum. Ağlamak istiyordum ama ağlayamıyordum. Kime dokunsan kanayacakmış gibi duruyordu. Esra sırtını bir konteynıra dayamış zozanlarda berivanların söylediği ağıda benzeyen eski dengbejlerin söylediği bir stran söylüyordu. Esra, Serhat kızıydı ve sesi berrak bir ırmak gibi akıyordu, insanı sakinleştiriyor, sabır veriyordu. Ağaların çobanlara yaptığı zulmü, sevenlerin kavuşmadan ölümünü, hainlerin iki cihanda lekeli insan olarak kalacağını anlatıyordu stran… Bizi anlatıyordu… Yüzlerce yıl önce de söylenmişse yine bizi anlatıyordu… Günümüzün ezen ve ezilenlerini anlatıyordu…

Güneş inine çekilmek için yola koyuluyordu yavaş yavaş, sıcaklık kırılmıştı, gerilla komutanı, Sefkan adında atik ve sempatik gerillayı yanına çağırdı bir süre konuştular, başları ile birbirini onaylayıp her biri bir yöne gitti. Biraz sonra omuzlarında kazma kürek bana doğru geldiler. Esra da hem başındaki puşiyi bağlıyor hem de önde gelen iki erkek gerillaya yetişmeye çalışıyordu. Yanıma vardığında “Nereye” dedim. Bana eğilip “bazı sahipsiz cenazeler var gidip onları gömeceğiz” dedi. “Bekle bende geliyorum”deyip çantama uzandım. Grup “heval gelme” dediyse de sessiz bir inat ile peşlerinden yol aldım. Bizim aşağı vadiye ineceğimizi gören bir kadın önümüze gelip “Benim kızım dokuz gündür kayıp, bir izine rastlamadım, kızımın gözleri mavidir, yüzü çillidir, boynunda mavi boncuklar var. Sekiz yaşlarındadır. Yanağının aşağısında bir beni var. Böyle bir kız çocuğu bulursanız getirin, allah yar ve yardımcınız olsun” deyip kenara çekildi. Yolumuza devam ettik.

Aşağısı Solax köyünün arkasına düşen bir vadiydi. Çilmêra dağından inip vadiye yöneldik. Her yer sivri beyaz büyük taşlar ile doluydu. Yerde toprak yok denecek kadar azdı. Birden Sefkan bir kayanın üstüne çıkıp ellerini ağzına siper yaparak “mamo haa mamo me ji tera av u nan dani were bigre” (Amca amca sana su ve ekmek bıraktık gel al) deyip kayadan aşağı indi ve çantasından bir şaşal su ve biraz ekmeği kayanın üstüne koydu bize dönerek “devam edin” anlamında başını ileri geri salladı. Ne olduğunu anlamadım, Esra merakla arkama bakıp önüme motive olamadığımı görünce “Burada yaşlı bir adam var korktuğu için kendini bize göstermiyor, bizi tanımıyor, susadığında yüksek bir yere çıkıp “av av” (su su) diye bağırır bizde her geldiğimizde ona ekmek su getiririz o kayanın üstüne bırakırız, sonra o da gelip alır” dedi. Yola devam ettik.

Çağrışımlar gelip yüreğimize değiyordu. Kendimizi çağın Kerbelası’nda hissediyorduk.

O tümsekler…

Susuzluktan can veren insanların son nefesini verirken neler hissettiğini ölesiye merak ediyorduk. Cevap bulmadığımız onlarca soru vahşetin izdüşümünde eriyip gidiyordu. Sağımızda solumuzda taştan tümsekler vardı. Yırtıcı kuşlar, börtü böcekler bu yığılmış taşların etrafında dört dönüyordu.

Sonra anladım ki gerillalar buldukları cenazeleri gömmüş ve mezarların üstüne taşlar yığmış, o tümseklerin altında DAİŞ’in vahşice katlettiği insan bedenleri vardı. Beyaz ve büyükçe bir kayanın yanında duran beşik dikkatimi çekti, beşiğe doğru yürüdüğümü gören Esra hızlıca kolumu tutup “Gitme, beşik boştur, dün arkadaşlar beşikte terk edilmiş bebeği ölü buldu ve gömdü” deyince nefesim bir hançer olup gırtlağımı parçaladı. Böylesi anlarda neden ağlayamıyor ki insan, içindeki zehiri neden dışarı akıtamıyor ki… Sanırsam öyle anlarda idrak edemiyorsun ya da gerçeği bilince çıkarınca delireceğinden korkuyorsun.

Çağın vahşetinin tam ortasındaydık

Düşüncelere dalmış, yürürken uzun boylu, kara iri gözlü Êzidî genci olan Mahir’in sesi ile irkildim. Başımı kaldırıp önüme baktığımda Mahir’i elinde taş, bir köpeği kovaladığını gördüm. Köpek hırlayıp dili ile ağzının kenarını yalayarak uzaklaştı. Mahir’in yanına vardığımda küçük bir kız çocuğunun boylu boyunca yerde kanlar içinde yattığını gördüm. Köpek, bu kızın kolunun çoğunu yemişti. Üstüne eğildim ve boynundaki mavi boncukları gördüm. Yüzündeki beni… Ve aralık kalan gözlerinden dışarı sızan maviliği gördüm.

Şimdi her ellerime baktığımda Mahir’in köpeğe taş atan elleri g4eliyor aklıma. Gözlerimiz, görmemesi gereken her şeyi gördü. Çağın vahşetinin tam ortasındaydık. Dünyaya bir çocuk getirip koruyamamanın günah olduğuna inanıyorduk… Bir kaç saat sonra geldiğimiz yere geri gidecektik ve mavi gözlü kızın annesi önümüze koşarak gelecek “Kızımı görmediniz” diye soracaktı ve biz susacaktık.

Evet susacaktık, yas tutmalarımızı erteleyecek, az konuşup çok iş yapacak ve bu halka herşeyden önce kendini nasıl savunması gerektiğini anlatacaktık.

Kaynak: Medya Doz/Yeni Özgür Politika